Bir El Silah Sesi – Armağan Özkan

Bir el silah sesi. Silah sesiyle tüm koğuş ranzasından kendisini yere attı. Ranzanın üst katındakiler, alt kattakilerin üstüne patır patır düşüyordu. Kimi alt katta yatan askerler ise üst ranzanın demirine, sıçrayarak uyandığında dolayı kafalarını vuruyor ve acıyla, inleyerek, alınlarını ovuşturarak kendilerini güç bela yere atıyor, yerde kafalarını tutarak  kıvranıyorlardı acılarından.

 

Bir el silah sesi. Kafamı şiltenin üstünden hafifçe çıkarıp kapıya baktım. Askerin teki cinnet mi geçiriyordu? Hayır. Yüzbaşı kapının önünde, elinde tabancası, ağzından tükürükler saçarak haykırıyordu deliler gibi. Kocaman bir balonu andıran göbeği, midesine kadar sıktığı kemeriyle ikiye bölünmüş, kum saatine dönmüştü ve bağırmak için aldığı her nefeste kemeri çatırdıyordu.

 

Bir el silah sesi. “Beş dakika içinde içtimaya teşriflerinizi bekliyorum serseriler! Bir saniye bile gecikene çok güzel bir sürprizim var!” diye ağzında kalan son tükürükleriyle koğuş kapısının önündeki ranzanın yanında sersemlemiş bir şekilde yerde oturan birkaç askerin yüzünü yıkayıp kapıyı da vurup çekti gitti. Bizim alayın hayta, utanmaz, arlanmaz, dayaktan anlamaz tiplerinden birisi içi boş bir gülüşle tüm koğuşu inletti ve “Kurusıkı silahmış be millet!” dedi, tavanda delik yoktu. Bir başkası “Tabi kurusıkı. Hakiki silahla mı gelecek?” dedi.

 

Bir el silah sesi. Açılmış kapının yanından yüzbaşı, kafasını çıkartıp “Bir dahaki sefere gerçeğini getir, yastığınıza ateş eder, saç tıraşınızı kurşunlarla yaparım asker!” diye bağırıp kapıyı açık bırakıp yok oldu oradan. Olabildiğim kadar hızlı bir şekilde giyindim çünkü zamanımı en çok postal bağlamaya ayırmam gerekiyordu. Postal demişken, sahiden, postallarım neredeydi benim? Koğuş bomboş kaldı. İçeride yalnızca ben vardım ve postallarımın bir tekini bile bulamamıştım. Herkes içtimaya dizilmiş olmalıydı. Mecburen banyo terliklerimle çıktım. Zaten gecikmiş olmalıydım. Sırama koştuğum an komutanın sesi kulaklarımda patladı.

-Asker!

-Emredin komutanım!

-Bu ne hal!

-Postallarımı bulamadım, terliklerle gelmek zorunda kaldım komutanım, dediğim zaman komutan gülmekle kızmak arasında bir an gidip geldi.

-İyi, içtimaya gelmeyi akıl etmişsin, bravo asker!

 

Kararını kızmaktan yana kullanmıştı. O bana ne dese avazım çıktığı kadar bağırarak cevaplıyordum. Sonuçta komutan da öyle yapıyordu. Sonra, komutan pencereye baktı. Kendini  gülmemek için zor tutuyordu. Göz ucuyla pencereye baktığımda postallarımın pencerenin parmaklıklarından sarktığını gördüm. Birisi bağcıklarından bağlamıştı onları oraya. Sıradakilere bunun sorumlusunun kim olduğunu kim olduğunu sordu. Kimse üstlenmedi. Bir daha sordu. Hala öne çıkan kimse yok. “Güzel” dedi ve bana dönüp, elini omzuma sertçe vurarak koyup “Sizden birinin serseriliği yüzünden bu asker ceza alacak. Sorumlunun bir adım öne çıkması için son şans bu!” dedi. Hala o koca insan yığınında bir tek kımıltı yoktu. Komutan tuttuğu omzundan beni sertçe sarstı ve arkamdaki dağı gösterdi.

-Dağın tepesindeki bayrağı görüyor musun asker?

Dönüp baktım.

-Yüzüme bak!

-Bakıyorum komutanım.

-Dağı görüyor musun asker?

-Arkamda kalıyor, göremiyorum komutanım.

-Göreceksin asker!

Arkamı döndüm baktım.

-Sana yüzüme bakmanı kaç defa söyleyeceğim asker?

-…

-Dağın tepesindeki bayrağı sök, bana getir asker!

-Emredersiniz!

-Kaybol!

-Komutanım!

-Ne var?

-Postallarımı alıp çıkabilir miyim?

-Koğuşun kapısının akşama kadar açılmadığını biliyorsun asker! Terliklerinle o duvara tırmanıp camdan postallarını alabilirsen al, biz de görelim.

-…

-Ne halin varsa gör asker! Bana öyle boş boş bakma! Bana bayrağı getir!

-Emredersiniz komutanım!

 

Yola koyulmuştum bile. Mecburen terliklerle tırmanıyordum tüm dağı. Ayaklarıma onlarca taş batıyor, nereye bassam kayıyor ve sendeliyordum. Dağın tepesine bir şekilde ulaştığım an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bayrak direğinin dibine beton dökülmüş, toprağa monte edilmişti. Yine aynı yolu düşe kalka, kafamı gözümü yara yara indim.

-Komutanım!

-Söyle asker!

-Komutanım! Bayrak direğini oradan çıkaramıyorum.

-Asker! Sana o bayrağı getir diyorum, dedi dişlerini sıkarak.

 

Bir yerden gidip kürek kaptım. Yine aynı yolu o eşek ölüsü kürekle tırmanıyordum. Terliklerim paramparça oldu. Çıplak ayaklarla o dağı tırmandığımı söylersem yalan olmaz. Ayaklarıma batan onlarca taş, yüzlerce taşa dönüştü. Ayaklarımın nasıl bir halde olduğunu bilmiyordum ve bilmek de istemiyordum. Onlara, hissetiğim acıyı daha yoğun hissetmemek için, inatla bakmıyordum. Kan ter içinde bayrağa ulaştım. Biraz dinlendikten ve mataramdaki suyu bitirdikten sonra küreğimi aldım elime yeniden. Betonun etrafını kazmaya başladım.

 

Güneş tam tepedeydi. Ayaklarımı hissetmiyordum ve terleyerek birkaç kilo vermişim gibi hissediyordum. Küreği deliler gibi toprağa saplıyor ve küreğin üstündeki toprağı şuursuzca, arkama bakmadan kaldırıp atıyordum. Gözlerim kararır olmuştu sıcaktan. Elimdeki kürek düştü düşecekti. Bir ara, küreğin sapının üstüne iki elimi koyup başımı da ellerimin üstüne koyduğumu hatırlarım. Sonrası yok.

 

Gözümü bir mağarada, suratıma soğuk su sıkılırken açtım. Bayılmış olmalıydım. Karşımda bir kamera… Hem de kayıtta, kırmızı ışığı yanıp sönüyordu. İçerisi o kadar soğuktu ki bu sefer üşüyordum. Terim hala kurumamış, terime suratımdan akan soğuk su karışmıştı. Ancak belli ki bundan daha büyük bir sorunum vardı. Arkamda devasa bir adam duruyor olmalıydı, önüme düşen gölgesinden öyle gözüküyordu. Bilmediğim bir dilde kameraya bir şeyler anlatıyordu. Sözü bitti ve bir silaha mermi sürdü. Namluyla başımı ittirdi.

 

Bir el silah sesi. Kafamı, ranzanın üst kısmına sertçe vurdum ama o telaşla kendimi yere attım.  Üstüme de üst katta yatan arkadaşım düştü. Bir el silah sesi daha. Kafamı şiltenin üstünden hafifçe çıkarıp kapıya bakıyordum. Yorganımın ayaklarımı örten kısmı kan içindeydi ve yüzbaşı bağırıyordu:  “Beş dakika içinde içtimaya teşriflerinizi bekliyorum serseriler! Bir saniye bile gecikene çok güzel bir sürprizim var!”

Armağan Özkan 12-E 1070