Ormanda Bir Sincap – Armağan Özkan

Ormanda güzeller güzeli bir tavşan yaşarmış. Kar gibi beyaz, bulutlar kadar saf ve temiz, pamuklar kadar yumuşak tüylü bir tavşan… Uzun kulakları onun için bir dert olsa da tüm orman, onun uzun kulaklarının verdiği sevimlilikle ona hayran kalıyormuş. Güldüğünde sallanan kısa, küçük bir ponpona benzeyen kuyruğu tüm çiçeklerin açmasına, baharın gelmesine, tüm ormanın kış uykusundan uyanmasına sebep bile olabiliyormuş.  Onun o üzüm gibi gözleri uzay kadar siyah, uzay kadar karanlıkmış ama uzay kadar gizemli, görkemli ve bir o kadar da güzelmiş. Kimine göre o güzellik, o gizem, o görkem de gözlerindeki karanlıktan gelirmiş. Bakışları ormandaki nehir kadar hırçınmış ve bir mızrak gibi saplanırmış ormandakilerin kalbine.

 

Bu ormanlar güzeli, dünyalar tatlısı tavşanın bir sincap arkadaşı varmış. Eskiden günün hemen hemen her vaktini onunla birlikte geçirirken zamanla bu durum değişmiş. Yılanlar çıkagelmiş keneyle birlikte. Uzun uzun, kocaman zehirli yılanlarmış keneyle gelen bu yılanlar. Hepsi amansızca mücadele etmişler bu tavşanla sincabı ısırmak ve zehirlerini onlara akıtmak için. Bu yılanlar, onların aralarına girmiş. Kene de sincabın canından can, kanından kan emmiş aynı zamanda. Sonra bu durumu gören yılanlar, işlerini bitirdiklerini, sincapla tavşanın bir daha asla eskisi gibi olmayacaklarını düşünüp, zehirlerinin son damlalarını bile onları ısırarak tüketmiş, sonra da göç etmişler. Kimini yolda kartal kapmış, kimi ise yolda birbirini yemiş. Ancak hiçbiri geri dönmemiş. Böylece tavşanla sincabı ayıran ve arkadaşlıklarını bozan zaman, bu sefer eski günlere götürmüş onları götürebildiği kadar. Bu kadar yaşanılanlardan, bu kadar akıtılan zehirden sonra tavşanla sincap hiçbir zaman tam anlamıyla eskisi gibi olamamakla birlikte, aralarını biraz olsun düzeltmişler. Yılanların açtığı yaraları sarmışlar ayrı kaldıkları zaman içinde ve bir araya gelmişler yeniden. Uzaktan ve birbirlerine çaktırmadıklarını düşünerek birbirlerinin yaralarını izlemişler. Birbirlerinin yarasının başını beklemişler birbirlerinden gizli gizli. Yalnız, tavşan sincabın sürekli kanayan bir yarasını hiç görmemiş. Çünkü sincap bu yarasını diğer yaralarından da gizli tutuyor, canı pahasına saklıyormuş herkesten.

Bu kanayan yaranın yılanlarla bir alakası yokmuş. Kalbi kan ağlıyormuş sincabın. Günler geçmiş, aylar geçmiş. Sarılı yaralardan geriye sadece ufak tefek izler kalmış tüylü tenlerinin üstünde. Zaman geçtikçe tüyler yaraları kapatmış. Ancak ikisi de biliyormuş ki o yaraların izleri tüylerin altında kalmış olsa da bundan sonra sonsuza dek taşıyacaklarmış o izleri, bunun farkındalarmış. Gelin görün ki sincabın gönlü hala kan revan içindeymiş. Yüreğine yaprak basmış, yok… Her türlü hayvanın tüyüyle pansuman yapmış, yok… Güvendiği her hayvan dostuna anlatmış, yok… Olmamış bir türlü. Durduramamış acısını. Saramamış yarasını. Ne bilge baykuş bir şey diyebilmiş ne de başkası… Çünkü kimse böylesini görmemiş de ondan. Kimse bu denli bir gönül yarası görmemiş şakır şakır kanayan.

 

Soruyorlarmış sincaba: “Kim bu derin yaranın sorumlusu?” diye. Nasıl cevap versin? Ne desin? Söylememiş. Saklamış yine yarasını ve saklanmış bir ağacın dalında. Aklında, o yarası tam kabuk tutarken kabuğu tatlı tatlı kopartan sevimli dostu varmış yine. Aklında tavşan varmış yine. Bir ağacın dalında tünerken, rüzgar kokusunu getirirmiş ona. Sesi canlanırmış kulaklarında. Kısacık kuyruğunu sallayışı, kulaklarıyla sinekleri kovalayışını hatırlarmış her gece. Her gece gözünün önüne getirirmiş tavşanın gülüşünü. Onun o güzel sesinin, mis kokusunun, şirin kuyruğu ve kulaklarının, rüzgar kadar hafif kahkahasının gözünün önünde canlanan hayaliyle uyurmuş akşamları.  

 

Arada sırada palamut, ceviz toplamaya çıkarmış sincap. Dönüşte de tavşana uğrarmış. Tıpkı eskisi gibi, yolda gördüklerini anlatırmış tavşana. Tavşan da gün içinde gördüklerini, yaptıklarını anlatırmış ona. Tatlı tatlı sohbet eder, zamanı gelince sincap müsaade isteyip kalkarmış. Bir gün, yılanlarla kenenin saldırdığı günün konusu açılmış.  Bu konuşma sonrası sincap, tavşanın o gün orada kenenin de olduğundan haberdar olmadığını anlamış. Bunu anlayan sincap, tavşana kenenin ismini vermemiş tabi çünkü kene tavşana hep arkadaş gibi yaklaşırmış. Kene onun kanını emdikten, doyduktan sonra da uzunca bir süre tavşanın yüzüne bile bakmazmış. Bundan haberdar olan sincap ise bunun bir daha olmaması için elinden geleni yapıyormuş ama nafile.

 

Önce olayı onun ağzından, tavşandan dinlemek istemiş sincap “Acaba tavşan ne kadar biliyor yaşananları?” diye ama tavşan da kapatmış kendini sincaba. Hiçbir bildiğini anlatmamış. Bunun üstüne sincap çok üstelemek istememiş. “Olan oldu. Artık birlikteyiz zaten.” demiş kendi kendine. Hem zaten eğer üsteleseydi, tavşan sincaba her şeyi anlattırırdı. Sincap bu, yalan söyleyemez ki biricik tavşana. Öğleden sonraya doğru ağacına gitmiş sincap yine.

 

Gel zaman git zaman, günler böyle geçmiş. Bir süre sonra zaman zaman akbabayı tavşanın yanında görür olmuş. Oysa tavşanla akbabayı alakalandıramıyormuş. “Tavşan kim, akbaba kim?” diyormuş kendi kendine. Daha önce hiç onları konuşurken görmemiş. Hem zaten akbaba ormanın karanlık tarafında yaşarmış. Onun oralara pek uğradığı görülmezmiş ama uğrarsa da bunun pek de hayra alamet olmadığı iyi bilinirmiş. Bir efsaneye göre akbaba ormanın karanlık tarafının dışından kimle sohbet etse o kişi birkaç gün içinde ölürmüş ve akbaba da onun ölüsünü yerken görülürmüş.

Bu yüzden sincap onu akbabadan korumaya çalışırmış. Denemediği yol kalmamış. Ancak akbabayı bir türlü güzel tavşanın yanından kovamazmış. Sanki tavşan hipnoz olmuş da hiçbir şey umrunda değil gibiymiş. Sincap soluğu bilge baykuşta almış. Olanların hepsini anlatmış. Baykuş da bir çözüm yolu bulamamış. Günlerce sincabın gözüne uyku girmemiş. Akbaba yüzünden uzun zamandır tavşanla konuşamıyor olmak sincabı daha kötü yapıyormuş. Kaç gündür tek lokma yememiş. Kaç zamandır nefes alamaz olmuş. “Sanki görünmez bir yılan sarılmış da boynuma, boynumu sıktıkça nefesim kesiliyor.” diye düşünmüş sincap. Sonra aklına gelmiş: “Tabi ya! Yılanlar burada olmadığına göre ve akbaba da durduk yere ormanın en güzel hayvanı olan tavşana yaklaşamayacağına göre, bu akbabayla tavşan arasında birisi köprü oldu.” dedi kendi kendine. Sonra devam etti: “Eh, yılanlar burayı terk edeli çok oldu. Geri dönselerdi mutlaka birine rastlardım. Bu işten yılanlar sorumlu olamaz.”

 

Bir süre düşünmüş taşınmış çaresiz sincap. İşin içinden çıkamamış bir türlü. Hemen ağacının en tepesine çıkmış. O ağacın yüksekliği yetmemiş, daha yükseğe tırmanmak istemiş. Oradan da başka bir ağaca zıplamış. Oradan da başka bir ağaca… Uça kaça, hoplaya zıplaya ormanın en yüksek ağacına gitmiş ve etrafı gözlemeye başlamış. Bir şey bulmayı ummuyormuş. Sadece kafasını dinlemek için çıkmış oraya. Tabi ormanın en yüksek ağacı olunca ağaç, rüzgarı da bol oluyormuş tepesinde. Rüzgar, keneyle akbabanın sesini getirmiş sincabın. İkisinin de sesi neşeli geliyormuş ormanın karanlık tarafından. Rüzgar onların konuşmalarını sincaba getirdikçe konuşlanan tezgah ortaya çıkıyormuş.

 

“Haftalardır bir şey yemedim kene. Kurt gibi açım. Elini çabuk tut!” diyormuş akbaba. Keneyse daha temkinli yaklaşıyormuş meseleye. “Sus! Sabret biraz. Acele edemem. Dayan. Bu kadar zaman dayandın, biraz daha dayan. Tavşanın kanını emmek uzun sürüyor takdir edersin ki. Ama merak etme sen. Ölümü yakın. Hem kanını tüketmesem de hastalıktan ölecek. Merak etme. Hakkettiğin avı elde edeceksin. Ölüsü bugün yarın önünde yatacak. Sadece saçma bir şey yapma.”

 

Sincap duyduklarına inanamamış. “Ne yapmalı? Ne yapmalı?” diye düşünmüş sincap. Hemen tavşanın yakınında bir ağaca tünemiş sessizce. Uzaktan kontrol etmiş onu. Tavşan masum masum uyuyormuş. Sincabın içi gitmiş onun öyle uyduğunu görünce. Ancak onu uyurken izleyecek vakit olmadığını fark etmiş. Kalbi daha da çok acıyormuş sincabın. Bir şeyler yapması gerektiğinin farkındaymış sincap. “Ne yapmalı?” diye diye çıldırmanın eşiğine gelmiş. Baykuşa gitmiş sormuş, yardım dilenmiş. Başkasına da gitmiş. Önce ceylan, sonra file mesela… Ancak kimse derdine derman olamamış. Kenenin sinsi tezgahını bozmak için onun kadar da sinsi olmak gerekiyormuş. Bir ara o kadar çaresiz hissetmiş ki kendini sincap, gidip her şeyi tavşana anlatmayı düşünmüş ama tavşan, sincabın bu anlatacaklarını dinlemez, inanmazdı ki. Ayrıca sincap böyle yapacak olurduysa, akbaba ve kenenin ekmeğine yağ sürmüş olacağının da farkındaymış.

Doğumundan sonra batan her güneş sincabı kahrediyormuş. Çünkü her batan güneş, tatlı tavşanın zamanının azaldığının göstergesiymiş. “Keneyi tavşanın derisinden çekip almaya kalksam, kene tavşana daha beter yapışır. Hem diyelim ki çektim aldım onu, kenenin geri dönmeyeceğinin bir garantisi yok. Ayrıca kenenin hastalığı çoktan tavşana bulaşmış olmalı. Onun nasıl üstesinden geleceğiz?” diye düşünüyormuş sincap. Her gün tavşanı görmeye gidiyormuş. Her gittiğinde de tavşanın çöktükçe çöktüğünü, eridikçe eridiğini, soldukça solduğunu görüyormuş ve elinin kolunun bağlı olması onu kahrediyormuş. Sincabın hayatındaki “en büyük değer” kayıp gidiyormuş avuçlarından yavaş yavaş, bunun bilincindeymiş ve bu ona daha çok acı veriyormuş. İşin kötü yanı da tavşan, olan bitenlerden haberdar değilmiş ve maalesef bir çözüm gözükmüyormuş. İşte dünyanın en güzel canlısı yavaş yavaş böyle ölüyormuş.

 

Bir gün, sincabın önünde tavşan fenalaşmış. Rengi ruhsarı gitmiş, güzel yüzünün feri sönmüş. Kene o günün tavşanın son günü olduğunu biliyormuş. Bu yüzden o gün onu ziyarete gelip çaktırmadan tavşanın kanını emmemiş. Sincap çöküp kaldığı yerden doğrulmuş hemen ve yaklaşmış tavşana. Tavşanın nefesi zayıflamış. Güçsüz kesilmiş birden. Bir örümcek kuşunun kanatlarının çırpınışı gibi atan kalbi, kaplumbağanın adımları kadar zayıflamaya başlamış. Sincap ne yapacağını bilememiş ağlamaktan başka. Ancak sincabın ağladığını görecek halde değilmiş tavşan, ölümün verdiği o heyecan güzel gözlerini kör etmiş. Can çekişiyormuş. Sincap tavşanın başında bekliyor, onu çaresizce izliyormuş gözlerinde biriktirip akmasına izin vermediği yaşlarla. Tavşanın uzay kadar etkileyici gözlerinin yavaş yavaş kapanmasını izliyormuş. Son kez sarılmak istemiş ona sincap. Son kez güzel gözlerine bakmak istemiş. İlk ve son kez, kan kusan dudaklarıyla kızıl kızıl onu öpmek, onu koklamak… Son kez pofuduk kuyruğunu okşamak… Onun uzun kulağına eğilip onu ne kadar sevdiğini uzun uzun anlatmak istemiş sincap. Ancak yapamamış. Havada süzülen akbabanın gölgesi sincaba veda vaktinin geldiğinin habercisi olmuş. İlk ve son kez mis kokan beyaz, ipeksi tüylerini okşamak için elini uzatmış sincap ama eli havada kalmış. Dokunamamış.

 

Akbaba alçalmaya başlamış. İndiğinde tüm heybetiyle birkaç metre ötelerinde beklemiş. Akbaba ona öyle bir bakıyormuş, öyle bir bakıyormuş ki sanki sincap bir düşman askeriymiş ve sanki akbaba ağzından salyalar saçarak, bağıra bağıra zafer çığlığı atıyormuş sessizce. Tavşan son nefeslerini veriyormuş. Sincap, arkasını döndükten ve ilk adımını attıktan sonra son kez dönüp bakmış uzun kulaklı güzeline. “Görüşürüz” demiş tavşan. O da anlamış veda vakti olduğunu. Sincabın kanayan kalbi darmaduman olmuş. Öylece yatan ve can çekişen, hayatının en güzel detayına bakarken, sırf o üzülmesin diye göz yaşlarını tutmuş. Tuttuğu gözyaşlarının hepsini içine akıtmış. Tavşanın vedasına karşılık sincap, tavşanı “hoşçakal” diyerek düzeltmiş ama sesi çıkmamış. Tavşan o “hoşçakal”ı duyamamış. Kelimeler sincabın boğazında usul usul düğümleniyormuş acısından. Ona bir şey diyememiş ve sarılmak için, onun bulutlar kadar kabarık ve beyaz, tertemiz tüylerini kan dolu ağzıyla öpüp koklamak için bir kez daha kendinde cesaret aramış. Aramış ama bulamamış. Oysa tavşan, tam da önündeymiş sincabın ama sarılamıyormuş, öpemiyormuş bir kereliğine dahi bile olsa; çok saçma. En sonunda tavşanın son nefesini verdiğini anladığı an oradan arkasına bakmadan uzaklaşmak istemiş sincap. Birkaç koşar adım atmış. Sonra yine yüreği el vermemiş ve bir kez daha bakmış ona, tavşanın sırtı ona dönük öylece yatarken. Bir damla akmış gözünden yanağına doğru. İçine akıtacağı kadar akıtmış olmalıydı ki dışarıya taşıyormuş artık gözyaşları. Koşmaya başlamış bir daha. Ormanın derinliklerine doğru nefes nefese koşarak gitmiş ve o günden sonra bir daha sincabı gören, onun nereye gittiğini bilen olmamış.

Armağan Özkan 11G 1070