Söz Gümüşse Sükut Dolardır – Armağan Özkan

Benim için çok özel bir gündü. Daha önce bir ilişkim olmamıştı ve ilk kez birisiyle randevuya çıkıyordum. İnternetten tanışmıştık ve kendisini tanıma fırsatım olmamıştı. Buna rağmen olaylar o kadar hızlı ilerledi ki kendimi en sonunda yolda, randevudan birkaç saat önce kuaförün yolunu tutmuşken buldum. Kuaföre girer girmez beni karşılan tek şey, müşterilerin kendi aralarında konuşmalarının birbirine dolanmasıyla ortaya çıkan uğultuydu. İşimin çok uzun sürmeyeceğini düşünerek kendimi bu iğrenç uğultuya karşı avutmaya çalıştım. Orada kalacağım süre sadece birkaç dakika olmalıydı. Kısa bir süre içinde saçıma fön çektirip çıkacaktım nasıl olsa.

 

İçeride herkes biribiriyle bir şeyler konuşuyordu ama konuşanı karşısındaki dinlemiyor, o da karşısındaki kişiye bir şeyler anlatıyordu. Nereye baksam tablo aynıydı. Kulakları tıpalı, çeneleri bir saat gibi kurulmuş insanlarla doluydu içerisi. Bu insanların birbiriyle nasıl anlaştıklarını merak etmiyor değildim ama zamanım kısıtlı olduğundan, insanları gözlemektense saçlarımla uğraşan ve tıpkı herkes gibi, çenesi durmayan kuaföre konuşmak yerine biraz acele ve dikkat etmesi konusunda ricada bulunmaya dikkatimi vermeye çalışıyordum. Daha bir de makyaj yapacaktım.

 

Tepemdeki kuaför konuştukça konuşuyor, kendi kendine açtığı konu bir başka konuya bağlanıyordu. Bir süre sonra fön makinesinin sesi, etraftaki herkesin sesinden daha çekilir bir sese dönüşmüştü. Fakat erkek bölümünden de gelen yüksek sesli muhabbetin homurtuları, yanımdaki kadınların muhabbetleriyle birleşince, dükkandaki fön makinelerinin ve sonuna kadar açık müziğin, çırağa bir süpürge ve faraş kapması için çığlık çığlığa seslenen çalışanların sesini bastırabiliyordu. Bir süre daha bu işkenceye katlanmak zorundaydım, saçımdaki işlemin bitmesi lazımdı. İşim biter bitmez makyajımı yapıp, borcumu ödeyip hemen ayrıldım oradan. Dışarıya çıktığım zaman ise dar ve tenha sokağımızın sessizliğinden sonra içerideki gürültünün büyüklüğünü daha rahat fark ettim. Ancak sessizlik, ana caddeye yaklaştıkça uzaklaşıyordu.

 

Bir taksi durağında sıra beklemeye başladım. Önümde bir arabaya sığacak kadar sayıda bir arkadaş grubu ve üç kişi daha vardı. Arkadaş grubundaki insanların hepsi hep bir ağızdan birbirlerine bağırarak bir şeyler anlatıyorlardı. Önümdeki üç kişinin ikisi ise telefonla konuşuyordu. Bir diğeri ise yine telefonu elinde, birisiyle yazışıyordu. Ancak karşı taraf da onunla paralel olarak bir şeyler yazıyor olmalıydı. Belki de başkalarından başka mesajlar alıyordu, bilmiyorum ama telefonunun mesaj gelince çıkardığı farklı farklı zil sesleri dinmek bilmiyordu. Telefonla konuşanların hızlı hızlı telefondan bir şeyler anlatmasından, karşılarındaki kişinin sözlerinin arasına girmemeleri için acele acele konuşmalarından, art arda mesaj yazan ve karşısındakinin hızına yetişmek için parmaklarını suyun üstünden koşan kertenkelelerin ayakları gibi hızlı hızlı hareket ettirirken yaşadığı o histen dolayı ben gerilmiştim ve onlar bu durumdan dolayı nasıl gerilmiyorlardı anlayamıyordum. Bir de zaman kısıtlılığım da bu durumla birleşince içim kıyılıyordu resmen. Üstüne üstlük kapalı hava, kapandıkça kapanıyor, öğle saatlerini geceye çeviriyordu. Bir yandan da yağmurun yağmaması ve saçımla makyajımın bozulmaması için dua ediyordum. “Bir de ben kapalı bir yerde değilken yağmur yağmaya başlarsa ağlarım.” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum.

 

Neyse ki gök gürlese de yağmur daha başlamamıştı. Ben de kendimi bir zaman sonra bir taksinin içine atabilmiştim. Şöfore nereye gitmek istediğimi söyledim. Bunun üstüne, sevimli bir tavır takınmaya çalışarak “Hay hay hanımefendi.” dedi ve düzelttiği aynadan bana bakarak gülümsedi. “Hava da aniden kapadı. Çok kötü bir yağmur geliyor.” diye başladı ve söylediklerini uç uca ekleyip bir kağıda döktükten sonra tiyatro oyunlarının bitmek bilmeyen tiradlarını bile ikiye katlayacak laflarını dökmeye başladı ağzından birer birer sanki bugünü bekliyormuşcasına. “Çok şıksınız.” dedi ilk. Biraz hesap sorar gibiydi sanki. Cevap vermemi ve beni bırakacağı yere neden gittiğimi öğrenmeye çalışıyordu belki de. Başımla teşekkür ettim ve sahte bir gülücük attım. Beni her nereye gidiyorsam, kiminle buluşuyorsam, dikkatli olmam konusunda uyardı. Özel hayatım konusunda öğütler verip durdu. Baktı ki benden cevap gelmiyor, başladı her şeyini anlatmaya. “Benim de senin gibi bir kızım var.” dedi. “Ondan dolayı bu kadar darladım seni. Kızım X üniversitesinde sosyoloji okuyor. Gerçi biz ona hukuk oku dedik ama kabul ettiremedik. Benim abimin oğlu da – kızımın kuzeni olur – hukuk okudu işte, geçinip gidiyor. Dedik ‘Seni biz onun yanına aldıralım, orada iş öğrenirsin.’ falan filan ama imam bildiğini okur. Kızım da tutturdu, inadı inat, gitti sosyoloji yazdı. Ne iş yapacağını, eve nasıl ekmek götüreceğini sorunca da bir şeyler söylüyor, bir şeyler anlatıyor da ben anlamıyorum. Ne bileyim kızım işte, ben de söz geçiremiyorum ki artık. Sen ailenin sözünü dinle kızım, sakın sosyoloji okuma.”

 

İnatla sessiz kalıyordum ama sanki sessizliğim, şöforü konuşması için kamçılıyordu. “Hep dikbaşlıydı ama benim kızım zaten.” diye yine başladı konuşmaya. Kızının 8 yaşındayken okulda yaptığı dikbaşlılıklardan başlayıp geçen haftaki inatlaşmalarına kadar her şeyi anlattı. Oradan da tüm ailesine bağladı konuyu. Ailesinden de mevzu memleketine döndü. Ne olduğunu şaşırmıştım. Taksiden indiğim zaman saate baktığımda hepi topu 15 dakika geçtiğini fark ettim ve şöforün 15 dakikaya bu kadar çok şeyi nasıl sığdırdığına şaştım kaldım. Bir şimşek patladı gökyüzünde ve gök gürültüsüyle irkildim. Arkasından gelen rüzgar saçlarımı bozmaya başlayınca hemen buluşacağımız kafeye girdim ve bir masaya oturup beklemeye başladım.

 

Masaya oturmamla yağmur damlaları başladı. Arkamdan onlarca insan da kafeye girdi ve sandalyelerin ayakları yerlere sürüle sürüle çekildi. Sonra tüm kafede, her zaman baki kalan o uğultu, içerideki insan sayısıyla artmıştı. Etrafı izlemeye başladım. Sağımda benim yaşlarımda bir arkadaş grubu, içlerinden bir kıza eğilmiş, hep birlikte bir şeyler anlatıyordu. İki çocuk birbirlerinin önüne geçmeye ve birbirlerinin laflarını çalmaya çalışırcasına aceleyle, hırsla, heyecanla ve büyük bir mücadeleyle, yüksek sesleriyle ve abartılı hareketleriyle kıza bağırarak, yaşadıkları bir anıyı anlatıyorlardı. Aynı zamanda, yanlarında bir kız da anlatılanlara katıldığını belirtmek ve o anlatılan anların verdiği duyguları birebir kendinin de yaşadığını belirtmek için çocukların dediği her şeye şuursuzca “Ay! Evet! Evet! Evet! Evet! Aynen!” diye tekrar tekrar kafasını sallıyordu. Solumda da bir adam, bağır çağır telefonuyla konuşuyordu. Bu konuşma oldukça uzun bir zaman devam etti. Avukat, muhasebeci veya sigortacı falan olmalıydı. Telefondakine sürekli dosya işlerinden bahsediyordu ve hışımla önündeki sayfaları karıştırıyordu. Büyük ihtimalle karşısındaki kişi de yüksek sesle konuşuyordu ki telefonun öbür ucundaki insanın da yanımdaki adamla aynı anda konuştuğunu ve onun da ona bir şeyler demeye çalıştığını rahatlıkla duyabiliyordum. Arkamda ise birkaç dakikadır aynı ses tonu ve yüksekliğiyle, kelimenin son hecesini uzatarak, ısrarcı bir şekilde “Anne!” diye seslenen bir küçük çocuk vardı. En sonunda dayanamayıp arkama baktığımda ise çocuğun annesi, kendisinin ona bakması için koluna adeta yapışan çocuğu sanki duymuyor ve karşısındaki arkadaşına sanki hiçbir şey yokmuş gibi, oğlunu hiç duymuyormuş, hatta sanki hiç oğlu yokmuş gibi çenesini birkaç saniyeliğine durdurup soğutmuyordu. Makineli tüfek gibi durmadan konuşuyordu.

 

O esnada açılan bir kapının oradan, o çıktı.  İşte! Gelmişti. “Özür dilerim.” dedi “Üç kuruşluk yağmur yağdı diye trafik nasıl sıkışmış, anlatamam sana. O yüzden geç kaldım. Çok bekledin mi?” diye sordu. Çok beklemediğimi söyledim. Oturdu. Havadan sudan konuşmaya başladı. Sonra kendisini anlatmaya başladı. Arada bir şeyler soruyor, ben cevap verirken sözümün arasına giriyor, verdiğim cevabın daha ilk birkaç kelimesinden bir başka konu açıp konuşmaya ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Çocukluğu, okulu, okuldaki öğretmenleri, arkadaşlıkları, işi, şimdiki iş arkadaşları, patronu… Konuştukça konuşuyordu. Beynim uyuşmaya başlamıştı artık. Zaten söyleyeceği çok şeyi vardı belli ki. Bir de benim verdiğim yanıtlardan konuşacak bir şeyler doğuruyordu. En sonunda susmayı tercih ettim ki en azından anlattıklarına daha çok dikkat verebileyim. Sonra, dalga geçer gibi “Sen niye bu kadar sessizsin?” diye sordu sanki sorun bendeymiş gibi. Güldüm ve paltomu kolumda toplayıp kalktım. “Sen ve senin gibileri benim yerime fazlasıyla konuşuyorsunuz zaten.” dedim ve kalabalık gürültüyü, yalnız sessizliğimle delerek çıktım dışarıya. Onlarca kurulan cümleden sonra bir cümlelik bir cevapla kalkmamın zevkiyle oradan uzaklaştım.

 

Armağan Özkan 11G 1070